Kelimeler ne kadar da önemli. Konuşurken hergün kimbilir kaç kez düşünüp kaç kez de bir biçimde buna dair bir şey söylüyorum. Yazmaya başladığımda önce, “günün geciken saatleri” demeyi düşünmüşken vazgeçtim. Saat 02.10 ve aslında öyle değil, çünkü gelen günün erken saatleri bunlar. Galiba geceden sabaha geçen saatler demek en doğrusu, evet evet, böyle demeli… bir şey yapıyorum farklı olarak. Her zamanki gibi dizüstünde değil, elime kalem ve bloknotu alıp klasik biçimde yazıyorum. Bunu çok saçma bulabilirsizniz ama olsun. Zaman zaman denk gelip okuduğum bazı yazılardan insanın eliyle yazmayı unutabileceği gibi korkunç bir şeyin varığını öğrendim. İmza atmayı unuttuklarını yazanlar vardı yorumlara. Bir düşündüm, bulmacalara büyükharf dolgu yapmanın ötesinde –ki onları da telefondan çözüyorum-notları bile telefona alıyorum artık. Yemek tarifi yazmama da gerek yok, o da internette. Kitaptaki önemli yerlere de renkli sticker kağıtlarla işaret koyuyordum. Bir arkadaşa bir kitap falan armağan edeceğimde bir iki cümle yazacağım da yazmış olacağım, hepsi bu kadardı, olmaz dedim. Şu anda elide üstten spiral bir not defteri var, üstten olması iyidir, tercihitir benim için. “Türkiye Engelliler Meclisine Doğru” antetli bir defter. Sokak notları alıyordum ona, buara keşiflere ara verildi. Neyse.

Yazmayı tercih ettiğimiz tarzda kalemler vardır hepimizin. Normalde kurşun kalem severim, hani şu eski model, kalemtraşla açılanlardan. Uçlu kalemle pek barışamadım nedense. İllâ ki resmi evraklar için tükenmez ya da stilo kalemler girdi çantama. Eskiden dolmakalemler vardı, hala da var ama kullananı kalmadı. Emek ister kurşunkalem, temiz tutacaksın, mürekkebini yedekte bulunduracaksın. Kapağını sıkı kapatacaksın ki cebini boyamasın… Hâla var dolmakalemlerim ama kullanacak yer yok gibi. İmza için resmi yerlerde de mavi dolmakalem ya da tükenmez gerekiyormuş, geçen yıl öğrendim. Gülmeyin…

Yazmaya karar verince hangi elimle yazacağıma da karar vermek gerekti… Pek çok işi sol eliyle yapanlardanım. Dördüncü sınıfa gidene dek sadece sol elimle yazardım, sonra o güne dek aile dışından gördüğüm baskılardan kurtulmaya karar vermiş olmalıyım ki sağ elimle de bazı şeyleri yapmaya başladım. Yazı yazmak da onlardan birisi. Sağla daha hızlı yazıyorum. Çok üstüne düşmüşüm besbelli. İyi ki öyle olmuş. Çünkü sol elimle devam etseydim ne yandan spiralli defter, ne T cetveli, ne de sağ kolçak tablalı koltuk kullanamazdım okullarda. İlginç bir şey daha yazayım, iki elimin yazı karakteri de çok ama çok farklı…

Coronadan beri eve kapandık ya, evin içindeki işleri yapa yapa sonuna doğru yaklaştık hepimiz sanırım. Sırada bahçe ve balkon işleri kaldı. Bahçem yok ama terasta çiçeklerim var. Zambaklar öyle bir coşmuş ki, artık saksıya sığmıyorlardı. Onların köklerini ayırayım dedim öncelikle. Üç farklı saksıya otuzbeş kök turuncu orkide zambak ektim. Çok bereketli çiçek, bir sürü de soğanı var dibinde, onları da ayıklayıp sakladım. Ola ki isteyen olur o şekilde de. Çiçekle uğraşanlar bilir, saksı değiştirip toprak eklerken köklerin uçlarını kesmek gerekir ki canlanıp yenilensin. Ben de öyle yapmaya çalıştım. Büyük bir makasla yapmak gerekiyor veya bir bahçe makası ile. İkisi de var ama ikisi de sadece sağ ele uygun olduğu için sol elim çok zorlandı… Makas kullanmak zorunda olunca hep yaşarım bunu. Hatta ortaparmağımın bir yeri yara olur. Hele de kalın kumaşlarla uğraşırken. Aslında dünyada bizi de düşünen ülkeler var. Çoğunlukla nüfusun yüzde sekizi-onikisi solak olurmuş, bizde yüzde beş buçukmuş… bunu okuduğum bir yazıdan öğrendim. İngiltere solaklar için kalemler, saatler, makas, konserve açacağı gibi pek çok alet üretmiş. Kim istemez deklanşörü bize göre bir fotoğraf makinesini? Cezveyi, kupayı, saati, makası, “mouse”u? Hepsi bir yana bir makasım olsun çok isterdim. Hele de enstrümanı… İlk mandolini elime aldığım gün kabustu benim için. (Öğrendim ki, sevdiğim pek çok müzisyen solakmış meğer. Bob Dylan, Phil Collins, Jimi Hendrix, David Bowie, Paul McCartney, Ringo Starr, Kurt Cobain gibi efsaneler zamanının ünlü solak gitaristleri arasında.) Türkiye’de de bu malzemeleri satmak için ikibinli yılların başında bir işyeri açılmış ancak talep azlığından kapanmak zorunda kalmış. Şimdilerde bu malzemelere internet üzerinden ulaşmak mümkün araştırdığım kadarıyla.

Neredeyse her çeşit bitkiyle aram çok iyi. Yolda bulup toprağa diktiğim bir daldan bile randıman aldığım olur ancak menekşe ya da orkide varsa evde ve de benden başka ilgilenen birileri, ilgilenmeseler daha iyi. Ne zaman, nasıl, ne şekilde su verileceğini bir türlü bilmezler ve ölüp gider zavallılar. Şu anda evde ne menekşe, ne de orkidem var… Olmasını da istemiyorum artık. Sağlam, dayanıklı, nazenin olmayan kaktüs ve sardunyalarım, benzerleri, bana yeter. İnsanın balkon saksısında kendiliğinden çıkan, kaliteli yapraklı bir ağacı olur mu? Olur. İşin garibi, ne ağacı olduğunu da bilmiyorum. Arada fotoğrafını falan yolluyorum arkadaşlara, ama henüz bilen çıkmadı. Büyüsün bakalım. Balkon incirleri, asmalar, elma ağacının yanında o da yerini aldı.

Tüm saksıları elden geçiriyorum. Bitkiler toprağı adeta yiyorlar. -ki öyle tabii- En çok asmanın toprağı azalıyor nedense. En çok o kullanıyor toprağını, ben de yine en çok toprağı ona koydum. Bu yaz terasta nohutlar da boy verecek, fasulye kadar boyu olmasa da var onların da bir boyu sonuçta. Belki yapraklarını sarmak için fasulye de ekerim, henüz ekemedim.

Günler şimdilik böyle geçiyor, bir dahaki yazıda izlediğim filmlerden ve okuduğum kitaplardan söz edeyim size.  Mesafeler fiziksel olsun, birliğimiz sosyal. Sağlıklı kalın, iyi kalın… Evde kalın…

SUNA ÇİFTCİ