Meğer kaderimin bir oyunuymuş, çaldığım her kapı tıpkı seninkine benzeyecek ama asla sen olmayacak…
Yokluğunun sancısını en çok hissettiğim zamanların birinde İstanbul’a gittim, Nisandı. İstanbul’a bahar gelmek üzereydi. Yokluğunu kalbime sığdırmaya çalıştıkça kalbimi ikiye bölmeye çalışıyordu, beni böyle bir sona kurban edemezsin der gibi. Evlere sığamıyordum. Yine böyle bir günün sonunda kendimi sokağa attım. Yürüdüm yürüdüm… Köşede bir kitapçı gördüm hemen girdim. Dünya klasiklerini gördüm, biliyorum çok seversin özellikle savaş sanatını. O kitabı elime tam aldım ki yanımda bir adam bence onu bırak bunu al diyerek “Böyle Söyledi Zerdüşt” kitabını uzattı. Anlayamadım dedim, anlamayacak bir şey yok bunu oku ve inandığın her şey yerinden sarsılsın tabi buna ihtiyacın varsa dedi. Yüzüne baktım, kitabı aldım ve teşekkür ettim. Sonra kitabı satın alıp bir kahveciye oturdum, beş dakika sonra o adam tekrar geldi ve “çok pardon ama bir şey sormak istiyorum, derdin suratına işlemiş seni ne üzdü?” dedi. O gün oturup seni anlattım bir yabancıya, gözleri parıl parıl oldu. Eminim küçük bir kadın ne büyük sevmiş demiştir. Kitabı da okudum bu arada hakikaten haklıymış, varoluşsal sancılar çekmeme rağmen üstüne bir de bu kitap eklendi ve inandığım her şey sarsıldı. Bir şey hariç… Sen. Bu koca kâinatta seni bende yıkabilecek ne bir kitap, ne bir din varmış. Hiç kimsenin gücü yetmedi. Yani diyeceğim şu ki, yalan sevinçlerle, aklın tuzağıyla zaman kaybetme, bizim daimi dostumuz Aşk. Sen de inandığın her şeyi koy kapının kenarına, bu kış gel.

İREM SARIKAYA