Baktığınız bir bitki var mı? Bir ya da bir kaç çiçek, üzüm verecek bir asma belki, ya da yeşillik olsun diye canlı kalmasını sağladığınız, evde ona da bir yer verdiğiniz her hangi bir canlı?


Belki de çok şanslısınız, renk renk güllerin, sardunyaların hatta dikili bir kaç ağacınızın bile olduğu küçük ya da büyük bir bahçeniz vardır, ne güzel. Toprakla uğraşmak kadar insana hoşluk veren başka bir uğraş düşünemiyorum. Ölümsüzlüğü tadıyor insan adeta, yeşeren, canlanan doğayı gördükçe. Ben çok seviyorum. Hiç bıkmadan, usanmadan, saate bakmadan koca bir günü, koca bir tatili dahi geçirebilirim bu şekilde. Rahmetli annem açmayan çiçekleri pek sevmezdi. Sevdiklerine de öyle çok içten bağlanmazdı hani, çoğunu babam gözetirdi. Toprak, çiçek, ağaç ve benzerlerine olan ilgimi anneannem, dedem ve babama borçluyum. Dedemle olan gezilerimde ağaçları tanıdım mesela. Çileklerin ağaçtan toplanmayıp yerde yetiştiğini gördüğümde ne kadar şaşırıp dedemi de ne kadar güldürmüştüm. Yapraklarından ağaçları tanırdı dedem, bana da öğretti meyve ağaçlarını zeytunu(o zeytun derdi), Bursanın uluçınarlarını, kestaneyi… Şimdilerde çocukların aile büyükleriyle geçirebildikleri böyle zamanlar pek olmuyor. Benimkiler yine de şanslıydı. Onlara da öğretti dedeleri. Nerde bir avuç toprak bulsalar hemen bir çekirdek dikmeyi denerler. Bu sayede, balkonumda bahçeye dikilmeyi bekleyen kayısılar falan var şimdilerde. Bir de terkedilmiş bahçeden kurtardığımız incir ağacımız var, kaldırım taşları arasında biten mucize çınarlar da bu kurtarmalara dahil tabii…Yaşıyorlar, dilerim daha sonsuz topraklarda yaşama şansları da olur. İlla ki limonlar, onlar dilek ağacıydı, çıktılar.


Yaşatmayı başaramadığım çiçekler de oldu. Mesela orkidelerle aram iyi olamadı, menekşelerle de. Zira kediler onlara saldırmaya bayılıyorlar, dokunulunca da bitkiler hoşlanmıyorlar. Sardunyalar çok dirençli. Aloeveralar da. Onları unutabilirsin, dilediğin kadar, suyu sevmezler, bilakis hoşlanırlar bundan. Kılıç çiçekleri de öyle. Ama çok istediğim halde bir melisam ve lavantam olmadı, belki bir gün edinip bakabilirim, bilmiyorum. Bir alıç, bir iğde, bir dut ağacım, böğürtlenim de olmalı. Kendigelen keçiboynuzum da boyumu çoktan aştı bu arada.
Bu yazıyı yazmama sebep olan bir fesleğen aslında. Tüm bu söz kalabalığnı bana yaptıran… Ama herhangi bir fesleğen değil tabii, o özel bir adı olan, neredeyse hergün sevgiyle okşanan, şanslı “FESLİŞ”… (Gülmeyin, çiçeklerinin, ağaçlarının cinsiyetinin olduğunu düşünüp onları ismiyle bakan insanlar var.) Semt pazarlarında mevsim çiçekleri ve fideler satılan bir yerde oturduğum için kendimi şanslı hissederim. Bu yüzden bu şehre taşındım taşınalı aile göreneğim olan “her yazbaşı fesleğen alma” ritüelini hiç ihmal etmiyorum. O mis gibi kokusuna, örseledikçe inadına kokmasına bayılırım. Tabii ki pek çoğu sevdiğinden değil de, bildikleri en bariz yararından dolayı onu alıp bir köşeye koyarlar, o başka. Yeşili bitince yaz da bitmiştir zaten, saksısı ile beraber atıverirler bir çöp kutusuna. Nedense kurumuş bir çiçek ve saksısı bende değişik hüzünlü duygular çağrıştırır hep. En çok böyle gördüğüm de fesleğenler maalesef. Anneannem derdi ki,” eğer bir fesleğen yeni yılı görüyorsa-tabii ki bu kışın ortası demekti- ona bakanın dilekleri kabul olur.” Ne dileği vardı bilmem ama onunkilerin yaşadığını gördüm. Zaten babam da o da yolda bir sopa bulup ekseler yeşerirdi. Geçtiğimiz yıllarda bir kez ben de yaşatmıştım kışın ortasına kadar. Şimdilerde ise yakın takibinde olduğum bir fesleğen işte bu Fesliş. İnanılmaz ama hala bir yandan solarken bir yandan da çiçek açıp yeniliyor yaşamını. Onu kutlamak lazım. Bitkilerin bu yaşama dirençlerine hayran olmamak mümkün değil. Tabii ki sahibini ve yerini de çok seviyor, bunu söylemek bile gereksiz. Ömrü uzun olsun, yeni yeni saksılarda sevinç ve umut dağıtsın ne deyim.
Evet, varsın herkes sinekten, böcekten koruyor diye alsın fesleğeni, oysa tarihin eski dönemlerinden beri çeşitli türleri çeşitli yararları için kullanılan bir bitkiymiş fesleğen. Hakkında okumaya başlamadan önce ben de pek çok özelliğini bilmezmişim meğer. Mideye, cilde,strese de iyi geldiğini, sindirimi kolaylaştırdığını bilmezdim. Yenen çeşidi daha çok mor veya yeşil daha büyük yapraklı olanı çok çeşitli alanlarda kullanılmış günümüze dek. Akdenizin vazgeçilmez baharatı olan fesleğenin hem taze hem de kuru halini kullanıyoruz. Hani şu yemek programlarında adı geçen “Pesto sosu”nun da içinde fesleğen olmasa olmaz. Pişen yemeklere katacağımızda önerilen bir yan da, son anda içine atılmasıymış. Yanındaki eşleniği de sarmısak olarak veriliyor. Ben yemeklerde pek kullanmıyorum, yeşil yapraklarını salata gibi tüketmek cazip geliyor. Neyse; Biraz da tarihine mi baksak;
Yunan filozof ve bitki bilimci Theophrastus’un MÖ 3. Yüzyılda dediğine göre, fesleğen adı Yunanca “krallara layık bitki” anlamına gelen “basilikos”tan geliyor. Hindistan’da ortaya çıktığı düşünülüyor. Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılar bu bitkinin tadından ve iyileştirici gücünden haberdardı. Fesleğen hakkında daha ciddi bilgi Romalı yazar Columella’ dan geliyor, fesleğenin “mayısın on beşinden yaz gündönümüne kadar” bol miktarda ekilmesi gereken bir bitki olduğunu söylüyor. Romalılar, Venüs için sihirli ve kutsal bir bitki olduğunu ve mis kokulu diğer pek çok bitki gibi titiz bir şekilde hasat edilmesi gerektiğini düşünmüştür. Bazı yazarlar, bitkinin demir aletler kullanmadan hasat edilmesi gerektiğini, demirin bütün özelliklerini yok ettiğini söyler ki gerçekten de fesleğen yapraklarını bıçakla kesince anında siyaha döner, bu nedenle sadece elle kopartılmalıdır. Ayrıca afrodizyak bir özelliği de vardır…
“Afrodizyak özelliği sayesinde daha sonra aşıkların sembolü haline gelen fesleğen,Galyalılar tarafından kutsal bir bitki olarak görülüyordu. Öyle ki Galyalılar, bitkinin sadece arınmış kişiler tarafından hasat edilmesine izin veriliyordu. Fesleğeni Temmuz- Ağustos aylarında çiçek açana kadar eken Galyalılarda, bu kutsal bitkiyi hasat edenlerin katı kuralları olan arınma aşamalarından geçmeleri gerekiyordu: Üç farklı kaynak suyunda bitkiyi hasat edecek eli yıkamak, temiz kıyafet giymek, arınmamış insanlardan kendilerini uzak tutmak ve kökleri kesmek için metal aletler kullanmamak. Ölülerini mumyalarken kullandıkları merhemlerin içine koydukları fesleğen Mısırlılarda da baş tacı edilmiştir.” –Feslegen.gen.tr.

Ve artık unutulmaya yüz tutan bir şerbetle sonlandırmalı:

FESLEĞEN ŞERBETİ
1 demet reyhan otu (mor olanından)
1,5 litre kaynamış su
1 su bardağı toz şeker
3 adet limon
Mor yapraklı fesleğeni ayıklayıp-yıkayıp sürahinin içerisine alalım. Üzerine toz şekeri ekleyelim. Lİmonları dörde bölüp sürahiye atalım. Kaynamış olan sıcak suyu da ekleyip toz şeker eriyinceye kadar karıştıralım. Sürahinin kapağını kapatıp, oda sıcaklığına geldikten sonra soğuması için buzdolabına kaldıralım. Bir gece kadar buzdolabında dinlensin…Dilediğiniz şekilde servis edebilirsiniz. Afiyet olsun.







SUNA ÇİFTCİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here