Takvimler özel bir günü işaret ettiğinde, ekranlarımız bir anda dijital bir aynaya dönüşüyor. Doğu’dan Batı’ya, farklı coğrafyaların ve farklı kültürlerin ortak noktası; aynı görseller, aynı klişe cümleler ve aynı ruhsuz kutlama metinleri oluyor. Bir zamanlar anı biriktirmek için kullanılan bu özel zamanlar, artık birer yoklama ritüeline dönüştü. Sosyal medya platformlarının sunduğu mikrofon, herkese bir söz hakkı veriyor gibi görünse de; aslında herkesi aynı algoritmanın tornasından geçirerek tek tipleştiriyor.
Fransız düşünür Guy Debord, “Yaşanan her şey bir gösteriye dönüştü” diyerek bugünün dijital izolasyonunu yıllar öncesinden haber vermişti. Bugün, bir duyguyu yaşamak ile o duyguyu görünür kılmak arasındaki çizgi tamamen belirsizleşti. İnsanlar, bayramları veya özel günleri içselleştirmek yerine, bu günlerin bir parçası olduklarını kanıtlamak telaşına düştü. Ancak bu telaşın içinde, aslında en değerli şey olan samimiyet kaybolup gidiyor.

Sahne artık herkesin , ama seyirci koltukları boş.
Artık kutlamalar bile otomatize edilmiş durumda. İnsanlar, kendi cümlelerini kurma zahmetine girmek yerine, yapay zeka modellerine veya hazır şablonlara başvuruyor. Ortaya çıkan metinler teknik olarak kusursuz, dil bilgisi açısından hatasız olabilir; fakat içinde ne yaşanmışlık ne de o kişiye has bir duygu kırıntısı var. Dijital mecralar, aslında bizi birbirimize bağlaması gereken günlerde, bizi birbirimizin kopyası haline getiriyor.
Buradaki temel mesele, bir kutlama yapıp yapmamak değil; bir varoluş biçimi olarak teknolojinin duygularımızı nasıl yeniden dizayn ettiği. Kendi düşüncelerimiz, kendi kalemimiz ve kendi gözlemlerimiz, yerini algoritmanın sunduğu steril seçeneklere bıraktığında, geriye bizden ne kalıyor?
Belki de durup kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz bir duyguyu yaşamayı mı unuttuk, yoksa yaşadığımızı kanıtlamayı mı öğrendik?
Unutulmamalıdır ki; herkesin aynı anda konuştuğu bir koro, aslında en derin sessizlikten başka bir şey değildir.
İRFAN EGE

