logo

Yerebatan Sarnıcı’nda Medusa Başı

Suna Çiftci

Suna Çiftci
katina8191@gmail.com
Aslında yaşadığım süre boyunca, tarihin “tarih” olan kısmı beni pek ilgilendirmedi ve pek de başarılı bir öğrenci değildim bu dersten. Laf aramızda lisede tarihten geçer not almak için o hocamın çalıştırdığı folklor ekibine girmişliğim de doğrudur. Ben öğrenmem gereken tarihin dışındaki şeylerle ilgilenirdim ve asıl olayı kaçırırdım hep.
Meselâ bir savaşın nedeni ya da sonucu değil, savaşa giderken söylenen bir söz, giysiler, ilginç bir anektot daha çok ilgimi çekerdi. Bu yüzden benim için hep tarihin yaşandığı o yerleri görmek daha keyif verici oldu, onları okumak yerine. Özellikle ilgimi çekerse tarihini de okurum. Bulursam bir roman olarak tercihimdir . İşte bu nedenle anılarımı yazarken biraz da tarih okuma gereği duydum ama itiraf ediyorum ki bu tarih de mitolojik bir tarih oldu.
M.S. 542 yılında Bizans İmparatoru Jüstinyen tarafından yaptırılan dünyanın en eski su sarnıcı olan Yerebatan, 1985 yılında temizlenme çalışmalarına başlanarak, 1987’de tamamlanıp İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ziyarete açılmıştı.
Düşünsenize, yaklaşık 1500 yıllık bir tarih. Açıldığında orayı ilk ziyaret edenlerden biriydim.
Daha önce içinde su olan halini de fotoğraflardan görmüştüm. O Medusa başlarını “sütun altlığı” olarak görmek inanılmaz etkili idi benim için. Önce Bizans’ın kabalığına kızdım, sinirlendim. Sonra, bu olayın önceden bilinmeyip,  temizlendikten sonra görülmesi çok ilginç geldi bana. Üstünde epey düşünmüştüm o zamanlar. Uzun yıllar da o duygu öylece kaldı. Şimdilerde daha derinlemesine bakıyorum ve hakkında ne görürsem okuyorum. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim:  Tarihi yerleri gezerken gördüklerimden beni en çok etkileyenlerden biridir bu sarnıç ve o sütunun Medusa başlı iki kaidesi. Neredeyse İskender büstü kadar. “Neredeyse” dedim, zira Anadolu Medeniyetleri kapsamında gördüğüm İskender büstünün başında hilafsız iki saati aşkın durmuşluğum vardır. (Abartısız, birlikte olduklarım koca sergiyi gezip beni beklemek zorunda kalmıştı.)
Sarnıcın Kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı Roma Çağı heykel sanatının şaheser örneklerinden tabii ki. Sarnıcı ziyarete gelenlerin hayretler içerisinde seyrettikleri 4.yy. ait bu başların hangi yapıdan alınarak buraya getirildiği konusunda kesin bir bilgi olmamakla birlikte Genç Roma Çağı’na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildiği sanılmakta.
Bizans’ın yaptığı her bina gibi bu sarnıcın da antik Roma uygarlığına ait yapılardan taşlar ve mermerler sökülerek yapılan yerleri var doğaldır ki. Bir basilikanın üstünde olduğu için “Basilika Sarnıcı” da denilen bu sarnıçta 9 m. yüksekliğinde 336 tane sütun bulunmakta. 41 tanesi kapalı kısımda diğerleri görülebiliyor. Bu sütunlardan sadece iki tanesi Medusa başlı, biri yan biri de tam ters olarak kullanılmış .
Osmanlılarda fetihten sonra belli bir süre bu sanıcı kullanmışlar ama akan su sevdikleri için terketmişler taa ki Venedikli bir kaşif yeniden hatırlatana kadar. Bir restorasyon geçirmiş  Osmanlı zamanında, bir de Cumhuriyetin 1985 te yaptığı var, iki yıl süren işlem, benim bildiğim restorasyon. 50.000 ton çamur temizlendikten sonraki haliydi o yıllarda gördüğümüz.  Ne kaygan zemindeki her an düşmeye hazır halimiz ne de tepemizden damlayan sularla birlikte soluduğumuz nemli koku bu büyülü ortamı bozamamıştı. Sonraki gittiğimde bir kafeterya hizmeti gören yer bile vardı. Bu yıl, 11 Martta yeniden açıldığında değişen zemini ve girişi görmeye yine  giderim elbette. Merakla bekliyorum, dilerim dedikleri zamana yetişir.

Medusa Başı

Medusa dedim durdum, söz açılmışken, biraz da onlardan söz edelim mi artık… Medusa’yla ilgili mitolojiye dayandırılan birçok söylenti bu yapıyı daha da gizemli kılıyor.
Bir söylentiye göre Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona’dan (Bu kelime Yunanca söylemde “korkunç” anlamına geliyormuş) biridir. Bu üç kız kardeşten yalnızca “Yılan Başlı Medusa” ölümlüdür. Hepsi de tanrıça Athene sayesinde bu çirkin iblis hallerine dönüştürülmüştür. Medusa olanı kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. 0 dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Gorgona kafalarının resim ve heykellerinin muhakkak kullanıldığı, Medusa’ nın da bu düşünceyle buraya (Yerebatan sarnıcına)  konulduğu sanılmaktadır. Yoksa öyle ilk düşündüğüm gibi Bizansın bir önceki uygarlığa düşmanlığından, cehaletinden falan değil yani.

Medusa’nın Hayatı, Medusa Efsanesi

Medusa çok güzel, siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile övünen bir kızdır. Athene’ nin tapınağında onun hizmetini görmektedir. Zeus’ un kızı Athene Poseidon’ u sevmektedir. Güzeller güzeli Medusa’yı da  kıskanmaktadır.  Haksız değildir bu konuda ancak Poseidon onu en güzel kendisinin olduğuna ikna eder. Oysa denizler tanrısı Poseidon da onu Athene’ nin tapınağında görüp hayran kalmıştır. Bir gün kendine hakim olamaz ve ona zorla sahip olur hem de Athene’nin kendi mekânında.
Athene şüphelenince bir şekilde gerçeği öğrenir. Bunu öğrendiğinde, kıskançlık duygusu ağır basan Athene onu çirkin ve kötü bir canlı haline getirir. Üstelik diğer kız kardeşlerini de çirkin canavarlar haline sokar. Athene Medusa’nın saçlarını korkunç yılanlar haline getirir. Köpek ya da domuz dişli, ölüm simgesini yüzünde taşıyan bir canavardır artık ve her kime bakarsa, baktığı kimse lanetinden taş kesilir.
Perseus genç bir kahraman ve Athene’nin de üvey kardeşidir, onun canavar haliyle de yetinmeyen Athene’ nin istediğini yapmak zorunda kalır. Medusa’nın büyülendiğini düşünerek ona bir rivayete göre kılıcıyla bir rivayete göre aynayla yaklaşarak ilgisini kendisine bakmasın diye dağıtıp başını keser. Ancak Poseidon’dan hamile kalan Medusa’dan o hep bildiğimiz “kanatlı at Pegasus” ve “Chrysaore” dışarı fırlar. Başından dökülen kan damlaları birer yılana dönüşür. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus’u öldürür. Başı kesilse de Medusa’nın öldürücü büyüleyici özelliği geçmediğinden, -nasıl bir özellikse artık- kesik başı eline alarak savaşlara katılan Perceus girdiği tüm savaşları kazanarak ergen olarak girdiği savaşlardan artık bir yetişkin olarak çıkar. Başı görenler taş kesilir ve Perseus girdiği tüm savaşların galibidir.
Hikâyenin sonunda Medusa’nın başının Athene’nin zırhında bir imgeye dönüşmesinde şiirsel bir nitelik vardır. Ne de olsa, bu zavallı genç kız Athene’nin kurallarına uymadığı için bu büyük felakete sürüklenmiştir. Hem hizmet et, hem tecavüze uğra, hem cezalandırsınlar hem de öldürsünler. Dünyanın adil bir yer olduğunu kim söylemiş ki zaten? İlk gülen de son gülen de Athene olmuştur.
Medusa hikâyesi dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmiştir. Efsanesi başladığı yerde yani, antik Yunanistan’ın en büyük tapınağı Panthenon’da bitmiştir. O günden bugüne de Medusa başını ters ya da yan yatırılmış olarak kullanmak bilinen bir Bizans davranışı haline gelmiştir, binalardan veya herhangi bir yerden kötülükleri savuşturmak adına. Ne denir?
Normal pozisyonda çalışılmış olan bir Medusa başıda vardır ve Didim’den getirilmiştir.
Medusa efsanesi bizleri yaklaşık 3000 yıldır büyülemektedir. Bugün bile görüntüsü hâlâ, dünyanın her yerinde akıllarda hemen canlanıverir. Antik Yunanistan’da, efsaneler sayesinde karışık dünya anlamlanıyordu.
Hikâyeleri tarihi kaydetmiş, doğayı açıklamış ve insanlara yaşam biçimi aşılamıştır. Efsaneler topluma mutlak bir ders verir ve bir düzen kurmalarına yardımcı olurlar. Efsaneden gördüğümüz gibi tanrısal bir güce de sahip olan asiller ya da elit sınıf diyelim, (tanrısaldır burada gördüklerimiz ) her halükârda istediğini elde eder ancak diğerlerinin gücünden de kendi adına yararlanarak. Yani güçsüzü kendi yararına ezerek, hatta yok ederek, onun gücünü elde ederek… Çok şey değişti mi dersiniz o günden bugüne dek? Sanmıyorum, keşke değişmiş olsa idi.

Perseus Kimdir? Perseus Efsanesi

Ola ki merak eden olursa diye küçük bir ek yaparsak; hani,  “Kimdir bu Perseus?” diye soran olursa…
Perseus’un hikâyesi Güney Yunanistan’da Argos’ta başlar.
Bölge kralı Acrisius’un tek çocuğu Danaë isimli kızıdır. Acrisius’a eğer kızının bir çocuğu olursa, bu çocuğun büyüdüğünde kendisini öldüreceği söylenir. Kızını korkudan bir kuleye hapseder ancak kızının orada bir erkek çocuğu olur. Fakat bebeğin babası ölümlü bir adam değildir. Yunan tanrılarının kralı, mitolojinin en hızlı çapkını Zeus’tur. Parmaklıklardan geçebilecek tek şekil olan “altın yağmuru” şekline girerek onun yanına gelip hamile bırakır.
Zeus’un altın yağmuru, ismini Perseus’tan alan gerçek bir doğa olayından esinlenilmiş olabilir. Muhtemelen gökyüzündeki en etkileyicive gözle görülebilen meteor yağmurudur. Ağustos ayında yakalayabilirseniz, sanki gerçekten gökten altın yağıyor gibi görünmektedir. Perseus hem bir tanrı hem de bir ölümlü olarak, yani yarı-tanrı diye bilinenbir şekilde doğmuştur. Kral dedesinin, ilk aklına gelen şey hem anneyi hem de çocuğu öldürmek olsa da Zeus’un intikam almasından çekinir. Bu yüzden, öldürme işini doğaya bırakacak bir plan yapar.
Acrisius, anne ve çocuğunu sala benzer bir şeyle erzaksız-rotasız denize gönderir. Bu esnada, dalgaların ötesinde ıssız bir adada, Medusa ölüm bahçesine yeni heykeller dikmekte, başını almaya çalışan savaşçıları taşa çevirmektedir. Bu çok garip bir durumdur tabii. Her yerde insan dikitleri var, o orada, tek başına ve hiç kimseyle hiçbir şekilde yakın ilişki kurmanın tadını yaşayamamış bir haldedir. Fakat bir kahraman onun büyüsünü bozmaya kararlıdır.
Anne ve çocuğun ölmesi beklenirken Perseus’un tanrı babası Zeus, onları koruması altına almıştır. Serifos adasına çıkmışlar ve oraya yerleşmişlerdir. Büyüyüp yakışıklı ve güçlü bir delikanlı olan Perseus çok güçlenmiş ve iradesiyle annesini de korumuştur. Annesiyle evlenmek isteyen serifos kralı onu ekarte etmek için herkesten değerli armağanlar ister. Veremeyeni adadan kovacaktır. “Fakir olduğum için size değerli bir hediye veremiyorum fakat daha önce hiç kimsenin başaramadığı bir şey yapacağım, size Medusa’nın başını getireceğim.” der Perceus. Başarırsa kahraman olarak eve dönecek, annesini evlenmekten koruyacaktır. Ama başarısız olursa, taşa dönüşecektir.
Tüm bilgisi, ona bir bakınışınız da sizi dondurup bir taşa çevirebilen korkunç bir canavar olduğu ile sınırlıdır. Babası Zeus, Perseus’un ihtiyacı olan kanatlı sandaletleri getirecek kişiyi, yani kutsal elçi Hermes’i gönderir. Yolu uçarak kat eder. Hermes, Medusa’ yı öldürmek için sihirli silahlara sahip stygian perileri’nibulmasını tavsiye eder. Su kaynaklarında, dağlarda, ağaçlardadırlar. Onlar genel anlamda derin ve güçlü cinsel arzu nesneleridir ve böylece “nemfomanyak”olgusu ortaya çıkmıştır. Bu perilerin yerini 3 çirkin kadın bilmektedir, Perseus onları konuşturmak zorundadır.
Birisi bir şeye bakmak istediğinde elden ele dolaştırdıkları bir göz hariç, hiçbirinin gözü yoktur, bu yüzden o tek gözü paylaşmak zorundadırlar. O göz onlar için çok değerlidir. Gözü çalıp perilerin yerini öğrenen Perseus. silahları da Hades’in kapısı olan nehirde bulur. “Zeus’un kılıcı, Athene’nin kalkanı ve ölülerin tanrısı Hades’in miğferi.” Artık Medusa ile karşılaşma zamanıdır. Perseus kaderine doğru adım adım ilerlerken çok korkmuş bir haldedir fakat bu adımlar ileriye doğru atılmamaktadır. Genç kahramanımız yavaşça geri geri gitmektedir. Perseus çok zekidir, ona karşıdan saldırmanın kendisini taşa dönüştürecek bir felaket olduğunun farkındadır. Kalkanı döndürüp görüntüyü yansıtarak ona arkadan yaklaşır. Nihayet, Perseus hedefine kilitlenir, gözlerini kapatır ve kılıcını indirir. Sağlam bir darbe alan Medusa’nın başı koparak yerde yuvarlanır.
Annesini kurtarmak için zamana karşı savaşmaktadır. Yunanistan’a doğru uçarken, baştan toprağa akan kan damlalarından binlerce zehirli yılan peyda olur. Efsanemiz de, kraliyet düğün günü gelmiştir. Gelinin babası, Acrisius da Argos’tan gelmiştir. Perseus Medusa’nınbaşını havaya kaldırır ve “Kral, hediyeni getirdim!” der. Kral bir bakışta taşa döner. Dedesi Acrisius da taşa dönmüştür. Annesini de kurtaran Perseus eski çağ kahramanları arasında en çok bağ kurulabilendir.
Perseus annesini kurtardıktan sonra, Medusa’nın başını hediye olarak onu yaratan tanrıça Athene’ya sunar. En sonunda, Medusa’yı cezalandıran, onun gücüne de sahip olmuştur. Daha önce de demiştim ama farklı bir şekilde tekrar edeyim mi?

Güç gücü mü çekiyor? Ne dersiniz?

**İlginç bir dipnot  olsun;
1890’lı yıllarda abdülhamid (son padişah) yere batan sarnacının gizli bir odasın’da medusa lahtini bulur. Şu anda medusa lahti sarnaca girince hemen karşıda’dır, ama içi boş’tur. abdülhamit bu lahtin içinde garip bir yaratığın mumyalanmış bir şekilde lahtin içinde olduğunu gazete’den duyurur, bunu insanların görmesi insanlığa dayanılmaz acı verebilir, ve dünya altüst olabilir. demiş ve için’de bulunan cesedi herkes’den kaçırarak sadece kendisi’nin ve bir kaç adamı’nın bilidği bir yere saklamış ve halen olduğu düşünülüyor, fakat nerede olduğu meçhul. 2 ay önce Afyon’da millattan önce’den kalma medusa heykeli bulun’du, yani medusa kafası.
Kaynakça: internette küçük bir araştırma, abdülhamidin gazeteye verdiği röpörtajın bir kopyası internette var.”
Şeklinde de bir yazı okudum bu konuda okurken. Tırnak içinde , imlâ dahil hiç bir şeyi düzeltmeden aynen yukarda okunan gibidir. Öyle aktardım. Gerçekten neymiş? diye de baktım ama konumuz olan Medusa ile ilgisi olduğunu sanmıyorum ve sansasyonel de olabilir bu tarz şeyler.

İstanbul’a Seyahat

Eşsiz bir kültür turizmi yaşamak, tarihin bambaşka köşelerinde gezinmek, tatilinize tarifsiz güzellikler katmak için, seyahat planlarınızı İstanbul’a yapın.

İstanbul seyahatinizde nerede kalacağınıza, nereleri görmeniz gerektiği, neleri tatmanız gerektiğine dair bilgiler almak istiyorsanız bize mail atabilirsiniz. Kalabileceğiniz otellerden, yemek yiyebileceğiniz mekanlara, gezi rotanızdan, eğlence alanlarına kadar her konuda bilgiyi arkadaşlarımız karşılıksız olarak size vereceklerdir. Şimdiden iyi tatiller, iyi eğlenceler…

SUNA ÇİFTCİ

Etiketler: » »

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • 24 kasım geldi yine, Öğretmenler Günü…

    24 Kasım 2020 Gündem, Köşe Yazıları, Suna Çiftci, Yazarlar

    Gün geçmiyor ki kutlanmayan, adı olmayan bir gün olarak yaşansın. 24 Kasım’ı da Öğretmenlere vermişiz. Neden? 24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyeti devletininin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün "Millet Mektepleri'nin Başöğretmenliği"ni kabul ettiği gündür. Bakanlar Kurulu, Atamıza, 1 Kasım harf devriminden sonra,"Millet Mektepleri Başöğretmenliği" unvanını 11 Kasım 1928'de yaptığı toplantıda vermiş ve bu unvan, 24 Kasım'da Millet Mektepleri Talimatnamesi'nin yayımlanması ile resmileşmişti. Atamızın yüzüncü doğumyılı olan 1981 de bu günün Öğretme...
  • Ben Öğretmenim

    23 Kasım 2020 Gündem, Köşe Yazıları, Yazarlar

    Ben bir öğretmenim ve bana bir gün atfedilmiş. Bugünde sevinmeli miyim yoksa üzülmeli mi karar veremedim. Haber izlerken duyduğum şu kelime takılıyor aklıma aslında bu günde atanamayan öğretmenlerin sesiyiz. Bugün bizimlesiniz, peki kalan diğer günler neredesiniz. Atanamadığı için intihar eden öğretmen olunca da yanımızda oluyorlar, unutmuşum tabi. Hiçbiri de şunu söylemiyor bu daha da artacak ve üzülen sadece bizler olacağız. Biz istemez miyiz öğrencilerimizle birlikte olmayı onların sevinçleriyle sevinmeyi hüzünleriyle üzülmeyi. Sadece bir g...
  • Salgın mı Buhran mı

    20 Kasım 2020 Gündem, Köşe Yazıları, Yazarlar

    Bu tablo sizce neyi ifade ediyor? Sorusuna herkesin yanıtı şu olacaktır. Covid- 19 tablosu, sizce de öyle mi gerçekte. Tabloda bulunan birçok ülke, kendi kıtalarının veya bölgelerinin önemli ülkeleri değil mi? Peki ya bu tabloda Çin nerede birçok ülke virüs nedeniyle ekonomik ve sağlık açısından kırılırken Çin hala rahat bir biçimde büyümeye devam ediyor. Şunu da diyebilirsiniz adamlar çok iyi önlemler aldılar peki diğer ülkeler kapısını açıp öylece beklediler mi? Bunu yeni yayınlanan ekonomi haritasıyla da anlatabiliriz aslında. Yu...
  • Hz. Mevlâna kimdir ?

    22 Ekim 2020 Köşe Yazıları, Tolga Otlar, Yazarlar

    Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan'ın Belh şehrinde doğmuştur. Mevlana'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.    Sultanü'I-Ulema Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultanü'I-Ulema 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birli...