“Annem her sabah ocağı yakar
Babam tarlaya gider, toprağı sürer
Küçük şeyler büyükleri hazırlar
Evlerimizdedir küçük aydınlıklar”
…..
Yukardaki dizeler olabildiğince yalın ve bir o kadar da derin aslında değil mi?. Çok severek aldım. Kaç gündür “küçük şeyler” temalı bir şeyler yazmak istiyordum. Bir türlü nereden ve nasıl başlayacağımı bilemem bazan. Hani bir söze başlamak istersiniz, anlatacaklarınız vardır da o ilk cümleyi kuramaz oluruz, tam da öyleydi. Neyse ki, elime çok eskiden aldığım bir kitap geldi, armağan gibi. Diyorum ya sıklıkla, kütüphanemi yeniden elden geçiriyorum ve böylesi güzelliklerle karşılaşınca da çok seviniyorum. Yarın Yayınları, Özel dizi, 1. Kitap.Birinci baskı, 1983. Adı “YUNAN DOSYASI- Constantine Manos’un fotoğrafları için” Yazarı da çok sevdiğim şairlerden Ali CENGİZKAN.(*)


Şairin kendi cümleleri ile yazılan kitabın önsözünü almayı uygun buldum. Böylece kitabın yazım amacı da ortaya çıkar zaten. ”Yunan dosyası şiirlerinin uzun bir serüveni var. Constantin Manos’un “A Greek Portfolio” albümündeki şiirleri fotoğraflamaya karar verdiğimde yıl 1979’du. Fotoğraf ve şiirleri, müzik eşliğinde bir dia gösterisinde kullanmayı düşünüyordum.

Çoğunluğu Yunan adalarında çekilen bu fotoğraflar Türk halkının kültürüne çok yakın bir kültürü yansıtıyordu: böylece şiirler yorumlarıyla , evrensel olabilme özelliğini kazanıyorlardı. Elinizdeki kitapçıkta 112 fotoğraftan 40 kadarını şiirleriyle birlikte bulacaksınız. Bu çalışma, sanatların birleşik kullanılması yönünde , bir yaşama sanatı kurulması doğrultusundaki girişimin bir parçası olarak yorumlanmalı.” Evet böyle demiş Ali CENGİZKAN. Şiire ait fotoğrafta da bizim bildik köyocaklarına benzer bir ocağı yakan ,bizim kadınlarımız gibi giyinmiş bir kadın var. Gerçekten de tüm fotoğraflara hiç yabancılık çekmedim tek tek bakarken. Ne güzel bir çalışma olmuş böylesi. Sanatçıların ortak ürettikleri değerleri seviyorum.


Gelelim asıl konumuza, belki de hiç dikkat etmeden ne çok kullanıyoruz “küçük şeyler” kavramını. Birine kızılır çevremizde mesela, hemen çıkıverir ağzımızdan; “amaaaan sende , bu kadar küçük şey için kızılır mı? İncir çekirdeğini doldurmaz!” Oysa o kocaman incir ağacının ilk adımı o küçücük çekirdek değil midir? Küçücük çekirdeklerden, incecik –kıl gibi tohumlardan o koskocaman incir ağaçları, çınarlar oluştuğunu düşününce hayranlık duyuyorum. Deniz kenarında gözüne kum tanesi kaçan biri için o küçücük tane hiç de küçük bir şey değildir mesela. Anında dünyayı dar eder insana. Ağrıyan bir dişi düşündüm şimdi. Koskoca bedenimizin ne kadarıdır ki ama cehennem azabı derler ağrısı için. Kimsenin başına gelmesin. Ve hepimizin bildiği bir şey var ki sabahları buldurur insana, uyutmadan. Sadece bir sivrisinek olsun yatak odanızda. İnsan herhangi bir kovucu bulamazsa ne yalan söyleyim, ona yalvarırken buluverir kendini. En son da o gözle görülemeyen küçük bir şeyler var ki, onlardan birisi iki yıldır dünyamızı esir aldı ve nasıl oduğunu bilmediğim aklı sayesinde değişip dönüşerek bizi uğraştırmaya devam ediyor. Daha da ne kadar edecekse, hasılı küçük şeyler bazan çok büyük sorun olur. Bazı küçük şeyler de tonlarca şeyden daha değerlidir. Tektaş lafını duymayanımız yoktur yani. Hasılı kelam küçük şeyler içine pek çok kavramı dolduracağımız bir çuval adeta…


Bir de kişiliklerimizin defosunda olup birdenbire ortaya çıkıveren sözde küçük şeyler var ki, onlar evet sözde ama hiç de küçük değil aslında. Onlar kelimelerimize saklanmış olarak, bir cümle ile suratımıza çarparak, bir beden hareketiyle ete kemiğe bürünen küçük şeyler. Belki de bizim en çok üstünde durmamız gerekenler onlardır, ki öyle. Kendim de yaşadım, mutlak yaşayanınız da vardır. Onlarca yıllık ilişkileri çirkin bir tek kelime, bir cümle, bir hareket bitiriverir. Bu çok yakın bir dostunuz, eşiniz, ailenizden biri, arkadaşınız, patronunuz…olabilir. O yüzden bir şeyi yapmadan önce enine boyuna düşünmek, bir şeyi demeden önce de iki kere yutkunmak gerek sanırım, anneannemin dediği gibi. Aksi halde etrafımızda bir gün hiç kimseyi bulamayabiliriz. Bu konuda benim kendime dair bir ölçüm var. Bana denmesini istemediğim şeyleri başkasına demiyorum, yapılmasını istemediklerimi de yapmıyorum. İnsanların bunu farketmesi bazan zaman alsa da çok sağlam ilişkiler ancak bu şekilde kuruluyor. Yaşam tecrübemden öğrendiğim bu. E tabii hiç istemediğim bir durumla da karşılaşabiliyorum hepiniz gibi. O zaman da bir düşünürden kopya çekiyorum. “İnsanım, insana dair hiç bir şey benim yabancım değil”-TERENTIUS , İnanın bu çok güzel bir düşünce, çünki insanın ne yapıp ne yapmayacağı hiç belli değil. Bu yüzden fazla iyimser olamasak da çok fazla takılıp kalmamayı öğrenmek lazım galiba. Sözkonusu insansa, asla bilemeyiz…


İyilere denk gelesiniz, gerçekten küçük şeylerse de, canınızı sıkmasın… Bir Ali CENGİZKAN şiiriyle kalalım.


“SÖYLE GÖKYÜZÜ
Acıyı kim neyler
Neyler kasabayı şehirli düşünceler,
Acı, yığından bir tel çeker gibi
Kayıp gider götürerek kendi nedenlerini.

Aşktır, acıyı kim neyler
Peçe altında gezer sevişerekten,
Ben çok gördüm çok gezdim çok sevdim
Gönlümde sen olan kuyuyu bildim.

Gönlünde kuyuyla acıyı kim neyler
Süzersin acıyı gövdende bırakarak,
Tortu atılmaz, yanık onmaz, toz yunmaz
Çıkrık çalışır bir eğlentiyle.

Kuyu kalır çölde bir olanak olarak
Yer altı sularını birleştirir gibi
Acı, katmandan katmana kuyudan kuyuya
Gelenek olur ve alışkanlık yaratır.

Çıkrığın gıcırtısı müzik gibi inler
Kova deliktir lafolsun diye işte,
Eskil bakışların tirşesi yeter
Aşktır, söyle, acıyı kim neyler?”- Ali CENGİZKAN

(*)ALİ CENGİZKAN HAKKINDA;
“29 Ekim 1954, Ankara doğumludur.
Ortaöğrenimini TED Ankara Koleji’nde , Mimarlık eğitimini de ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. Bir süre Ankara’da serbest mimarlık yaptı. 1994-1998 yılları arasında aynı bölümün başkanlığını yürüttü. Bu bölümde öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

İlk şiir kitabı olan “Senlere” (1980) ile 1981 yılında Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü kazanan Ali Cengizkan, Türkiye Yazıları ve Yarın dergilerinin yazı kurullarında görev aldı. Şiirlerinde çağdaş Türk toplumunun sorunlarına, bireysel ve toplumsal duyarlılığını ustaca birleştirerek eğildi (“Bağımlı Şiir”, 1986). Şairliğinin yanı sıra, şiir üzerine yazıları ve şiir çevirileriyle de tanınan Cengizkan, yapıtlarını Türkiye Yazıları, Adam Sanat, Broy, Gösteri, Oluşum, Somut, Türk Dili, Varlık, Yazın, Yusufçuk gibi dergilerde yayımladı.
……
“Ozanım ben / Halka tanıklıktır görevim” diyen şairin, olgunluk yıllarında yazdığı şiirlerde, içerik bakımından daha evrensel bir tutumu benimsediği ve oluşturmaya çalıştığı yeni şiirin içeriğine uygun bir biçem arayışına yöneldiği gözlenmektedir (“Öğle Suyu”, 1997).

Ali Cengizkan Eserleri
Senlere, (1980)
Çocuk Ömrümüz, (1982)
Yunan Dosyası, (1983)
Yürüyüşler ve Duruşlar, (1984)
Bağımlı Şiir, (1986)
Ankara Ankara Güzel Ankara, (1987)
Sürek Avında Dünya, (1994)
Öğle Suyu, (ODTÜ Ormanı’nın 40. yılı için 40 metin, 1997)
Şairin Nergisi, (2000)

Ödülleri
1981 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü
1982 ODTÜ Edebiyat Kulübü Ödülü
1983 Toprak Şiir Ödülü (Hasan Hüseyin Jüri Özel Ödülü)
1983 Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü
1995 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü” – Yazar hakkındaki bilgi turkedebiyati.org’ dan kısaltıldı.

SUNA ÇİFTCİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here