Her güne bir anlam yüklenmiş dersem, pek de yanlış bir şey söylemiş olmam sanırım. Elbette cemreler gibi gökten düşmüyor bu günler, uydurulmuş olanlar olsa da pek çoğu bir tarihsel olaydan kaynaklı  ya da bir konuya farkındalık yaratmak için. 8 Mart da onlardan sadece  biri. Ondan ilk haberim olduğunda yetmişli yılların ikinci yarısında idik. Üniversitede öğrenciydim ve bir kadın derneği bünyesinde idim. “Devrimci Kadınlar Derneği” İşin açıkçası bugünlerdeki aklımla, uzunca bir zamandan beri, başında “kadın” titri olan bir yapılanma içinde olmaktansa, kadın-erkek tüm insanlar için demokratik haklar bazında çalışmalar içinde olmaktan yanayım. Gel gör ki, maalesef o günden bugüne kazanımlar adına bir adım bile ileri gidememekten gayrı, kayıpları olan ülke nüfusunun yarısından biri olarak, kadınlar için daha çok mücadele etmek gerekiyor. Keşke buna zorunlu olmasa idik, keşke böyle bir güne ihtiyaç olmasa idi.

Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış uluslararası bir gün olan bu gün, İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ve farkındalığına dairdir.

Valentina Tereşkova…16 Haziran 1963’te Tereşkova, Vostok 6 ile uçarak uzaya çıkan ilk kadın ve ilk sivil oldu. Dünya yörüngesinde 48 tur attı ve neredeyse üç gün uzayda kaldı (o zamana kadar uzaya giden Amerikalı astronotların toplam süresinden fazla).

Tarihine göz atarsak; 8 Mart 1857 de, ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verir. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katılır. 1910 da, Kopenhag’ da 2. Enternasyonalin kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki ölen kadın işçiler için ilkbaharda bir günün – Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirir ve öneri oybirliğiyle kabul edilir. İlk yıllarda belli her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’daki 3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısında gerçekleşir. Adı da “DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ” olur, ki hala bu şekilde anılmasından yana olanlardanım. Zaman zaman yasaklansa da (savaş yıllarında) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul eder. Birleşmiş Milletler’in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York’ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır. Ne yazık!

Clara Zetkin ve Rosa Lüxemburg

Yurdumuza bakarsak; 1921’ de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı. 1975 yılında “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya devam ediliyor. Ancak amacına çok da hizmet ettiğini söyleyemeyiz. Artık çokca eğlenme, eşine hediyeler aldırma, her yıl aynı şekilde , neredeyse aynı kişilerle gerçekleşen, kaldırımda alaycı tavırlarla izleyen kadın ve erkeklerin küçümsemeleri eşliğinde “kutlanan” bir güne evrilmesine çalışılan bir gün olmuş gibi. Neyse, belki ben yanlış düşünüyorumdur, keşke öyle olsa.

“Hak verilmez, alınır” diye bir cümle var ki; çok severim. İlla ki Cumhuriyetimizin kadına bakışı ile edinimlerimiz oldu, ancak bunları kadınlar olarak bir lütuf olarak görmek önceki kadın mücadelesine haksızlık olur…Nezihe Muhiddin, seçme, seçilme hakkı mücadelesinin en önemli isimlerindendir örneğin. Yaşamını bu mücadeleye adamıştır.  Fatma Aliye, şair Nigar Hanım, Makbule Leman gibi kadın hakları konusunda çalışmaları olan isimler varken, Cumhuriyetçi feminizmin en önemli kişiliği de Nezihe Muhiddin’dir. 1924’te cebinden koyduğu para ile “Türk Kadın Yolu” dergisini kurup kadınların siyasi taleplerinin duyurulması için yayın yapmıştır. Bununla kalmayıp, 1923 yılında Kadınlar Halk Fırkası adıyla siyasi bir parti kurma girişiminde bulundu. Kuruluşuna önderlik ettiği parti, Cumhuriyet tarihinin ilk siyasi partisi olmuştur.  Evet, yanında el birliği ile itibarsızlaştırılacak bir başka kadın, Halide Edip vardır. Daha sonraki yıllarda CHP içinde kadın milletvekilleri görülür. Türkiye Cumhuriyeti de kadına uğruna yıllarca çabaladığı “hak”ları vermiştir. Ama günümüzde artık Yurttaşlık Bilgisi diye bir ders var mı bilmiyorum, genelde yurttaşlık bilincinden oldukça uzak bir yetişkin nüfusumuz olduğu kesin. İnsanlar bireyliğinin farkında olmazsa, haklarını bilmezse onları kullanmayı da bilemiyor maalesef. Ve kadınlarımız, en eğitimsizinden en yüksek öğrenim görmüşüne kadar, kadınlık bilincinden uzaklaşıyorlar giderek. Anneannem ikibinli yıllların başında doksaniki yaşında öldü ve öğretmen okuluna gitmişti, Cumhuriyetin ilk yıllarında.

Kendimden söz edeyim biraz da. Babamın iki kızından biriyim. Beni hep “erkek gibidir benim kızım” diye severdi. O zamanlar bunu bir övgü olarak algılardım. Oysa ne acıdır ki, ben hiç erkek gibi olmak istediğimi sanmıyorum. Bir kızdım ve ilerde de bir kadın olacaktım. Bilinçaltıdır, lisede erkek sanat okuluna gitmek istemiştim. Üniversitede de seçtiğim bölümde tek kızdım. Ağır sanayide, erkek içinde mühendis olarak çalışmayı seçmiştim. Tabii ki işimi yapmama fırsat olmadı. O anlayış geride kaldı gibi sanki, şimdi daha çok kız öğrenci giriyor metalurjist olmak için ama iş bulmada ne kadar şansları oluyor bilemiyorum. Kadınlara reva görülen meslekler öğretmenlik, eczacılık, avukatlık, tabii eğer eğitim alacaksa. Yeterince eğitim alamamışsa, eğer bulabilirse bir fabrikada çalışıp reklamda bile oynayabilir.(!) 8 mart dolayısıyla dönüp duran pek çok filmde onları ya akan bir bandın önünde işçi olarak görüyoruz, ya da kendi kurduğu atölye tarzı bir yerde. Küçümsemiyorum tabii ki, emek en önemli değerdir ve emekçiler de. Ama ben kadınları o konservenin kolay açılışını tasarlayan bilgisayar mühendisi, o fabrikanın kadın müdürü olarak da görmek isterdim. Maalesef, yönetim kadrolarındaki kadınların sayısı istediğimiz orana yaklaşamıyor bile. Aile şirketini yöneten özel konumlu kadınları saymazsak tabii ki, onlar da bir elin parmaklarını geçmez. Meclise hala kadın kotası koymak zorunda olmamız da ne acıdır. Çalışmak isteyen kadınların kreş sorunu, eşit işe eşit ücret sorunu da dağ gibi önümüzde hala. Geçtiğimiz yüzyılda ve bu çeyrekte kadınların yapıp erkekleri geride bıraktığı başarıları yaşadı dünya, neden bizde de olmasın? Aslında yok da değiller, ama maalesef başka ülkelerin onlara sağladığı koşullarda oluyor bu başarılar. Ne yazık…

Çok bunaldığımız bu günlerde diziler var izlediğim. Her zaman da izlerim zaten, öyle Ben dizi izlemem, evimde TV bile yok” diyenlerden olmadım hiç. Dizilerdeki yaratılmaya çalışılan algıya da sinir oluyorum tabii. Şu anda tekrarı yayınlanan bir dizi var bir kanalda oturduğum odada. Pek anaakım medya değil. İzlediğim bir kanal. Bir dolu kadın ve o kadınların erkeklerin maddi güçlerinden faydalanmak için yaptıkları entrikaları. Vallahi Hürrem Sultan melaike sayılır onların yanında. Hiçbirinin kendi gücü yok ama güç peşinde oldukları için erkekleri kullanıyorlar. Bazıları da romantik komedi ipinde yürüyen yapımlar. Oysa hayat hiç de öyle değil. Ama en son izlediğim biri var ki, pes dedirtti. Geçtiğimiz yıl üçyüz bilinen kadın katlinin olduğu bir ülkede, bildiğimiz bir katletme olayını çağrıştıran bir senaryo. (Münevver Karabulut, on iki yıl oldu birkaç gün önce)… İlk bölümde ilgi çekilmeyen bir şeylere ikinci bölümde pat diye ekler yapıldı adeta. Gerçekten bir farkla ayrıldı , kızımız yaşıyor. Nerdeyse babası yaşında zengin bir erkek, nişanlı. Sevdiği erkek, evleneceği güne dek onu aldatıyor. Onun ilk erkeği ve onun bebeğini bekliyor. Fakat kızı öyle psikopat bir şekilde çekmişler ki, hastanede ölmekten kılpayı kurtulan darbedilen halini görünce nerdeyse “iyi yapmış adam!” Diyeceğiz. Olmuyor baylar bayanlar, gün geçmiyor ki eski eşe, sevgiliye, oğluna, babasına kurban gitmemiş bir canımız olmasın. Yaratılacak farkındalık, algılar, bunu lanetlemek üzerine olsun, yüceltmek için değil. Toplumun nabzını tutuyor bu diziler ve bu bakış hiç hoş değil.

İlk yapılması gereken İstanbul Sözleşmesini hayata geçirmek olmalı. Öyle iki boyun büküp kravat takıp takım elbise giymekle kurtulamasın bu caniler. Eğer avukat olsaydım kim ve ne adına olursa olsun böyle bir suçluyu savunmazdım bir kadın olarak…

Ve biz kadınlar… Allah aşkına, yapmayalım şunu: sevgi adına, aşk adına, bizi itip kakan, döven-söven-sonra da seven erkek egemen ruhla donatılmış pislikleri sevmeyelim. Eşinse, dövmesin-sevsin. Sevgilinse onun da olma, toprağın da. Kendin ol, severek birlikte ol, yanyana ol.. Çok iyi tanımıyorsan yakınlaşma, sevgi zaman ister. Bir tokat atan sonra da yumruk atar, affederken düşün. Sadece bir hayatımız var, güzel yaşayalım. Kızlarımızı bilinçli, oğullarımızı kızlarla eşit olduklarını öğreterek yetiştirelim. Biliyoruz ki töre cinayetlerini körükleyenler maalesef kadınlardır. Bizim de iyiden çok kötü töremiz var. Toplum köhnemiş değerler ile değil çağdaş benimsemelerle ileri gider.

Daha yapacak çok işimiz var. Öncelikle kadın cinayetlerine dur diyelim. İstanbul Sözleşmesini ısrarla savunalım. Bugün bir farkındalık günüdür, farkında olalım, kendi değerimizi, haklarımızı bilelim. Görevlerimizi zaten biliyoruz.

Artık sadece sözleri ve şiirleriyle aramızda yaşayan bir candostun sözüyle bitireyim.

“Kadınları anlamak ve anlatmak bütün insanlığın ortak şiirini yazmaktır” –Kerim HANEDAN

SUNA ÇİFTCİ

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz