Geleneksel mesleklerde emek somuttur; duvar ören ustanın harcı görünür, terini siler. Ancak masa başında çalışan dijital üreticinin dışarıdan görünüşü son derece sakindir: Sadece ekrana bakar ve tuşlara basar görünümdedir
İşte “render”, bu soyut masa başı işine fiziksel bir çaba ve çile süsü verir. Render alıyorum demek; “Ben üstüme düşeni yaptım, şimdi makinemi bile terleten, işlemcileri alevlendiren bir yükün altındayım” demektir. Bir nevi dijital dünyadaki harç karma merasimidir.
Sadece cihazlar yetmez; bir de o alana ait özel bir dil –jargon– yaratmak gerekir. “Video hazırlıyorum” derseniz durum gayet sıradandır. Ama sohbet arasında Render’ı bekliyorum ifadesini sıkıştırdığınızda, etrafınızdakilere son derece karmaşık, teknik ve uzmanlık gerektiren bir iş yaptığınız imajını satarsınız.
Kelime, teknik bir süreç olmaktan çıkıp bir sınıfsal ayrıcalık aracına dönüşür. İçeriğin ne anlatıldığından bağımsız olarak, kelimenin kendisi işe yapay bir ağırlık ve prestij katar.
“Render”, sosyolojik olarak mükemmel bir kaçış alanıdır. Sorumluluğu insandan alıp doğrudan robota yükler.
- “İşi neden teslim etmedin?” ———>“Render’da kaldı.”
- “Sohbete neden tam katılamıyorsun?” ———->“Render bitene kadar elim kolum bağlı.”
Masa başında kahve içip ekrana bakarken vicdan azabı çekmemenin, işi ağırdan almanın veya bekleme süresini meşrulaştırmanın en şık teknik bahanesidir.
Günün sonunda, o bilgisayarların fanları susar, ekran kartları soğur ve o çok övünülen render süreci tamamlanır.
İster saatlerce işlemci çalıştırılsın, ister devasa kurgu sistemleri kullanılsın; nihayetinde ekrana düşen şeyin değeri işlemcinin ne kadar yorulduğuyla değil, izleyene ne aktardığıyla ölçülür. Çünkü teknolojik jargonlar ve teknik terimler sadece birer araçtır; asıl iz bırakan ise her zaman o araçların arkasındaki fikrin ve anlatımın kendisidir.
İRFAN EGE


