Sanırım üç çeşit değerlendiriyoruz insanları. Bazılarını,hiç haketmediği değerlerin taşıyıcıları olarak. Bazılarını olduğu gibi kabul edip hakkını vererek, bazılarını da gerçekten çok değerli oldukları için adeta cezalandıran bir toplum olarak… İşte dünyanın 120. Doğumgününü kutlayacağı kendi özdeğerimiz olan bir şairden söz etmek de, kıymeti hiç bilinmeyenlerden olduğu için, her zamanki gibi yine içimi acıtıyor. Şiiri sevdirenlerimizin başındadır Nazım Hikmet RAN. Ders kitaplarımızda olmadığı halde, ömrü uzun olsun, edebiyat öğretmenimizin bize anlatıp, şiirlerini okuduğu ozandı Nazım Hikmet. Onu hepimiz sevdik, şiirlerini ezberledik büyük bir heyecanla. Kurtuluş Savaşımızı anlatan destanını okurken adeta yaşardık o günlerin acısını ve utkusunu.Yine de öyle, o günleri anlatan en güzel şiirdir onunki. Şiirimizin önadıdır Nazım, sözkonusu olan şiirse, sadece “Nazım” deyince soyadına bile gerek yoktur, öyle büyük, öyle bize yakın, öyle samimi biridir Nazım Hikmet. Sevgisi hiç bitmeyecek.
15 Ocak 1902 de Selanik’te doğan şairimizin Babası Hikmet bey Annesi Celile hanımdır. Annesinden dolayı bir paşazade olarak dünyaya gelen Nazım’ın konaklarda geçen elit bir yaşama gözlerini açtığını biliyoruz. Babası çeşitli illerde valilik yapan Nâzım Paşa’nın oğludur. Osmanlı Hariciyesi’nde çeşitli memurluklarda ve Matbuat Umum Müdürlüğünde bulunmuştur. Annesi Celile Hanım ise, dilci Enver Paşa ile Leylâ Hanım’ın kızıdır. İlk kadın ressamlarımız arasında anılan Celile Hanım, kültürlü, sanatçı ruhlu bir kadındır… Edebiyat çevresinde etkin ve haşır neşir olduğunbdan evlerinde toplantılar olurdu. Mina Urgan anılarında Yahya Kemal ile arkadaşlığına Nazım’ın öfkesinden sözeder.


Küçük Nâzım ilk eğitimini annesinden ve sıkça şiirli toplantılar düzenleyen, kendisi de bir mevlevi şairi olan büyükbabası Nâzım Paşa’dan alır. Ve henüz on bir yasındayken ilk şiirini yazar… Orta öğrenimini Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde gören Nâzım, 1915 yılında Bahriye Mektebi’ne girer. 1918 yılında ilk kez bir dergide şiiri yayınlanır. Bu bir aşk şiiridir. Ancak, İstanbul’un işgaliyle birlikte yerini yurtsever nitelikte şiirlere bırakır…Mezuniyetine üç ay kala geçirdiği bir hastalık nedeniyle Bahriye’den ayrılır. Bir grup arkadaşıyla Anadolu’ya geçer. Ankara Hükümeti’nin görevlendirmesiyle arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte Bolu’da öğretmenlik yapar. Sonraları kısa aralıklarla iki kez Moskova’ya gider. İlkinde iki yıl kalır. Rusya’da gerçekleştirilen ihtilalin tanığı olur… “Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KTUV)’da ekonomi-politik öğrenimi görür. İkincisi ise, kürek cezasının verildiği davası nedeniyle zorunlu bir göçmenliktir. Bu kez , daha önce öğrenci olduğu Üniversite’de çevirmenlik ve asistanlık yapar. Ceza Yasası’ndaki değişiklik nedeniyle 1928 yılında çok sevdiği ülkesine döner. Kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılır.
Belki de, dünyaya gelme amacı olan şairlik sıfatını gerçekleştirdiğinden beri peşini bırakmayan soruşturmalar yaşayan Nazım ne şiirinden ne de vatansever söyleminden vazgeçmez. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları, şiirleri yayınlanır. Kitapları basılır. Siyasal ve entellektüel yaşamda aktif bir roldür onunki. Şiirleri ders kitaplarına girer, oyunları devlet tiyatrolarında oynanır ama maalesef koğuşturmalardan da kurtulamaz… Sık sık gözaltına alınır, yargı önüne çıkartılır. Onun etkileyici gücü ürkütmektedir kimi çevreleri… Düzmece davalarla yaşamının on yedi yılı hapishanelerde geçer. 1950 yılında ulusal ve uluslararası düzeyde düzenlenen kampanyalar sonunda çıkarılan Genel Af Yasası’yla serbest kalır. Ne var ki yaşamına yönelik komplolar nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve ölene dek yurduna, halkına, sevenlerine hasret şiirleri yazacağı göçmenlik yılları başlar…

Bursa cezaevi
Çankırı cezaevi

Bu dönemde “Uluslararası Barış Ödülü” sahibi bir sanatçı olarak barış hareketi içinde aktif olarak yer alan Nazım, Dünya Barış Konseyi Başkanlık Divanı’na seçilir ve Şostokoviç’e, Charlie Chaplin’e ve Fransız Parlamentosu Başkanı Eduard Heriot’a Uluslararası Barış Ödülü’nü veren jürinin başkanlığını da yapar… Cezaevleri, her içinden geçende, derin yaralar, izler, hastalıklar bırakarak dokunur yaşamlara. Doğaldır ki o koca yürek de bundan payını alacaktır. O günlerin kötü izleri olan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve yorgun yüreği 3 Haziran 1963 günü sabahıda Moskova’daki evinde durur. Son eşi Vera’ sının yanında… Kolunda “Piraye, adını tırnağımla kazıdım saatimin kordonuna” dediği saatin içinde Vera yazdığı halde. Münevver…Piraye… Vera…hep aşkın adıdır onda. Çok seven, çok sevilen, en çok seven, en çok sevilendir. Ama aşk bu, o da değişir, dönüşür ve şair kalbe tek aşk yetemez. Hayatın getirdiği tüm aşkları büyük bir saygıyla bağrına basar Nazım. 17 Haziran 1951’de, öldürüleceğinden şüphelendiği için Rusya’ya kaçtığında, 3 yıllık eşi Münevver (Andaç) ile 2.5 aylık oğlu Mehmet Hikmet kalmıştır geride. Bir ay sonra, 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşlığı da, ülkeye dönmesi de hayal olur. Bine yakın mektup yazar ona Münevver bu uzaklık yıllarında. Mektuplarında Türkiye’de olup bitenleri anlatır. Kıskandığı tek kadındır Münevver. Bunu kendi dilinden söyler Nazım; Münevver’in gittiği bir konseri anlattığı 222. Mektubundan sonra.
“DAVID OYSTRAH’A MEKTUBUMDUR

İstanbul’a gitmişiniz.
Konserinizdeymiş.
Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz.
Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri bakmış parmaklarınıza.
Mektubunda: “Unuttum her şeyi,” diyor.
Kahırlarından başka unutacak şeyiyok.
“Ağladım,” diyor, “ferahladım.”
“Dünya,” diyor, “güzel, içim rahat.”
Siz kıskandığım biricik insansınız, üstat.

1 Temmuz [1957], BALÇİ” (Cumhuriyet gazetesi’nden alındı)
Tüm mektuplarını da saklar Münevver’in Nazım. Ölümünden sonra eşi Vera da emanetini korur ve ölmeden çok kısa bir süre önce, 5 yıl dokunulmaması kaydıyla, Nazım’ın tüm arşivini kızı Anna Stepanova ile Melih Güneş’e verir.
Nazım ve aşk ayrılmaz bir ikilidir. Çünki o bir aşk şairidir, o aşk hem vatanadır, hem hayatına giren kadınlarına, hem yaşamaya… ağaca, uçan kuşa, akan ırmağa hasılı hayata dair her şeye olabilir bu derin sevgi. Ama ille de vatan. Bir köy mezarlığında olamasa da mezarı, en azından kıymetini bilenlerin yurdunda. Bizim ise kalbimizde gömülü o kocaadam. Özlediği yurdum kasketlerini de onu anarak giyiyoruz …
Her dilde basılan şiirlerini dünya okurken kendi dilinde yasaklıdır. Hayatı, bu derin üzüntüyle son bulur. Ölümünden çok yıllar sonra yurdunda da basılır şiirleri ve artık herkes tarafından şiirleri okunup, sevilen bir şair büyük Nazım. Keşke bunu yaşarken ona gösterebilseydik… Keşke!
Adam Yayınlarından Nazım’ın 1959-1963 yılları arasındaki NAZIM HİKMET SON ŞİİRLERİ kitabı var elimde. O kitaptan 8 ve 9. Sayfadan iki şiirle bitirmek isterim.


“BU VATANA NASIL KIYDILAR


İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler
Saçlarında tutup sürüklediler
Götürüp kâfire “buyur” dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş
Vatan çırılçıplak yere serilmiş
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Günü gelir çarh düzene çevrilir
Günü gelir hesabınız görülür
Günü gelir sualiniz sorulur:
Beyler bu vatana nasıl kıydınız? (1959)”

(Bugünleri görmemiş iyi ki…diye düşünüyorum. Kimbilir ne hisseder ne yazardı?)


“GİDERAYAK


Giderayak işlerim var bitirilecek,
Giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
Ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
Ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
Ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
Ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek
Giderayak. (Haziran 1959)”

İYİ Kİ DOĞDUN USTA, İYİ Kİ BİZİM TOPRAKLARIMIZIN DEĞERİSİN…NİCE YAŞLARINA!
ANISINA SAYGIYLA…

SUNA ÇİFTCİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here