“Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayınladığı rapora göre, Ocak ayında 26 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 28 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.
Rapora göre, Ocak ayında öldürülen 26 kadının 13’ü evli olduğu erkek, 5’i tanıdık, 3’ü eskiden birlikte olduğu erkek, 2’si oğlu, 1’i birlikte olduğu erkek ve 1’i de akrabası tarafından öldürüldü. Bu ay öldürülen kadınların yüzde 58’i evlerinde öldürüldü. Kadınların yüzde 50’si ateşli silahla öldürüldü.
Ocak ayı raporunda Platform tarafından “Ocak ayında öğrendiğimiz 28 kadının şüpheli ölümleri bir an önce açığa çıkarılmalıdır. Yapılacak şey bellidir; İstanbul Sözleşmesi fesih kararı geri çekilmeli, 6284 sayılı koruma kanunu ve İstanbul Sözleşmesi tüm kurum ve kuruluşlarla beraber etkin ve bütünlüklü uygulanmalıdır. Şüpheli kadın ölümlerinin soruşturmaları dikkatli bir şekilde incelenmeli ve hızlıca sonuçlandırılmalıdır.” denildi”
Hergün ölüyor kadınlar. Gün geçmiyor ki bir kadın öldürülmesin.
Yarın 8 Mart… Kadınlar günü deyip gülüp eğlenen bir grup olsa da, öncelikle Emekçi Kadınlar sonrasında da genel olarak Kadınlar Günü. Bazı günleri anarken “kutlama” sözünü kullanmak yanlış. Mesela ölüm yıldönümleri kutlanmaz. Acılı olayların, doğal afetlerin de kutlaması yapılmaz. Engelliler günü de Kanser günü de kutlanmayacak olan ama farkındalık yaratılacak olan günlerdendir. Kadınlar günü de bu bağlamda bir farkındalık ve mücadele günü olarak kavranıp ona göre edimler yapılması gerekir diye düşünüyorum. Keşke bu farkındalık günlerini tekrarlayacak kadar sorunu olmasaydı insanların. Keşke dünya, içinde sağlıkla yaşanabilen, kimsenin ötekileştirilmediği, kadın –erkek eşitlik içinde hakların kullanıldığı daha güzel bir zamana gelse ve bu tarz günlere de hiç lüzum olmasa. Yaşadığım onlarca yıl boyunca hep daha güzel bir dünyanın özlemini çektim, ama maalesef hiç bir şey iyiye evrilmedi. Ben bunları yazarken bile yanıbaşımızdaki bir coğrafyada aktif savaş var ve kadın-erkek, çoluk çocuk, hayvan-bitki hepsi bundan payını alıyor, ne yazık!
Yok bu kez öyle tekstil fabrikasındaki kadın işçilerin ölümünden, Clara ZETKIN’ den, Rosa LUXEMBURG’ dan falan söz etmeyi düşünmüyorum. Wirginia WOLF falan da demiyeceğim. Daha çok yaşadığımız yıllar ve günlerden söz etmek istiyorum. Önümde üstünde çalışılmış resmi bir rapor var. 2021 yılının Kasım ayına dair. Bilimsel bir “şiddet raporu”; kadına, çocuğa, gence, hayvanlara yapılan şiddet eylemleri anlatılıyor rakamlarla. En güvenilmez ülkeler arasında olduğumuzun da rakamla ifadesi var ne yazık ki. Sadece kadına dair olanları aldım.12 Kasım 2021 tarihli idi. Ancak eminim o rakammış gibi duran ama hepsi birer can olan kadınlar her gün öldürülerek değiştiriyor bu listeyi. Aynen alıyorum bir kaç cümleyi:
“…..
Türkiye, OECD ülkeleri arasında kadına karşı şiddetin en yaygın olduğu ülke konumuna geldi. 2012’de 139 bin olan koruma talebi sayısı, 2020 yılına geldiğinde yüzde 114 artışla 339 bin 792’ye yükseldi.

“TÜRKİYE, EN GÜVENCESİZ ÜLKELER ARASINDA”
Türkiye, 41 OECD ülkesi arasında ayrımcılığın en yüksek olduğu ülke hâline geldi. 2020 Refah Endeksi’nde, ayrımcılığa karşı yasal önlemlerin varlığı ve toplumsal hoşgörü açısından 167 ülke arasında son 10 yıl içinde 33 sıra gerileyerek 154. sıraya yerleşti.
….
Türkiye, OECD ülkeleri arasında kadına karşı şiddetin en yaygın olduğu ülke konumuna geldi. 2021 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’nda ise 156 ülke 133. sırada yer aldı. 2016 yılında kadınların yüzde 53’ü şiddeti en önemli problem olarak görürken, 2020 yılında bu oran yüzde 66’ya yükseldi.
Sivil toplum örgütlerine göre; erkekler son 10 senede 3 binden fazla kadını öldürdü, binin üzerinde kadına tecavüz, yaklaşık 2 bin kadını taciz etti. 2020 yılında, Türkiye’de erkekler 300 kadını öldürdü. 171 kadın, şüpheli şekilde ölü bulundu. 2012’de 139 bin olan koruma talebi sayısı, 2020 yılına geldiğinde yüzde 114 artışla 339 bin 792’ye yükseldi.

Aile Bakanlığı bütçesinden kadınların güçlendirilmesi için kadın başına düşen para 22 buçuk lira!”
Görüldüğü gibi hiç de güzel bir tablo değil , ülkenin içinde bulunduğu hal malum.Ülke içindeki kadınların hali de katmerli olarak kötü tabii… İstanbul’da yapılan adı bile İstanbul Sözleşmesi olan bir sözleşmeden fesih yaparak ayrıldık. Böylece her türlü cinayetin önü açılmış oldu. Hala süregelen çocuk gelinler, eğitim eşitsizliği, sağlıktan gereği gibi yararlanamama, erkek egemen toplumun hayatımızda yarattığı sorunlar, baba, koca, erkek kardeş, amca-dayı, imam nikahlı eş, sevgili, vs akraba hegemonyası ve namus cinayetleri …azalacak yerde büyüyor da büyüyor hepsi. Öyle ki sapık biri sokağa çıkıp, canı “güçsüz birini gözüne kestirip öldürmek” istiyor ve ilk gördüğü gencecik bir avukatı öldürebiliyor. Ne olacak ki, bulurlar bir bahane, birkaç yılda çıkar. Bir de “iyi hal” indirimi var tabii. Televizyonda bir programa ilişiyorum öğle sonraları. Öyle garip ölümleri var ki kadınların, akıl tutulur. Maalesef örf ve adetleri, kan davalarını, namus cinayetlerini körükleyen, erkek çocuklarını çok farklı gören ve öyle yetiştiren kadınları da görüyoruz onları izlerken. Etrafımızda hep gördüğümüz yanlışlıklar var zaten, haksızlıklar da. Haklarına sahip çıkmayan üniversite mezunu, iş güç sahibi, utandığı için şiddeti söylemeyen ama çile çeken kadınları görmüyor muyuz? Keşke görmesek. Sadece onları mı görüyoruz? Aynı işte çalışıp kariyer almaya gelince erkeğin hep bir adım gerisinde olan kadınlarımız… Her sivil toplum örgütü içinde canını dişine takıp çabalayan ama nadiren başkan olabilen kadınlarımız… İşten çıkarılacak eleman gerektiğinde ilk harcanacak olanlar listesinde yer alan kadınlarımız… Daha iyi bilse de, “Ben bilmem eşim bilir” demek zorunda olan kadınlar… Bizim kadınlarımız, sen , ben, o… Ve biz kendimize, “hanım”, “bayan” diyerek ve böyle denmesine izin vererek devam edersek, kadın olduğumuzu reddedersek, haklarımızı aramazsak, mücadele etmezsek de sürüp gidecek hepsi. Hiç bir erkek kendine “bay” demez ama bir kadın kendinden ve hemcinslerinden “bayan” diye söz ederse makul karşılanır. Bu bir algı meselesi ve buna dikkat etmek lazım, biz kadınız.
Şu da var ki; biz Türkiyeli kadınlar olarak, hala kimimizin hepsini bilmediğimiz, kullanamadığımız haklarımızı öyle söylendiği ya da düşünüldüğü gibi gümüş tepside sunulmuş olarak bulmadık. Osmanlıdan başlayıp Cumhuriyete de uzanan bir mücadele geçmişimiz var. Tabii ki Atamıza minnettarız bunları kanunlarla sabitlediği için. O ayrı. Şimdilerde bile edinimlerimizi koruma çabası içindeyiz maalesef. Yazının başında dünyaca tanınan kadın hakları savunucularından bazılarının ismini verip onlardan söz etmeyeceğim demiştim; çünkü bugün daha sonra tanıdığım (bunu utanarak söylüyorum) bizden olan bir güzel kadından söz etmek istiyorum. Nezihe MUHİDDİN. Resmi tarihin yok saydığı bir kadın o. Hiç bir ders ya da tarih kitabında adına rastlayamayız. Ama artık hayatının bir belgeseli var. İki güzel kadının elinden yeniden hayat bulmuş. Yaprak ZİHNİOĞLU’ nun kitabından hareketle (2003’te Kadınsız İnkılap: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliğii) belgesel filmler yapan Ümran SAFTER’ in emekleri sayesinde artık onu hepimiz tanımış olacağız. Belgeselin adı: KADIN OLMANIN GÜNAHI. Emeklerine sağlık.


1889’da İstanbul’ da doğan Nezihe MUHİDDİN, eğitimli bir ailede büyüdüğü için Arapça, Farsça, Almanca ve Fransızca öğrenir. “Hanımlara Mahsus Gazete” de Yazılar bir bir kuzini vardı Nezihe’nin, Nakiye Hanım. Bir konak olan kendi evlerinde Nakiye Hanımın yaptığı edebi toplantılar fikirsel gelişiminde etken olur. Fatma ALİYYE hanımla da o sayede tanışır. 19 yaşında yazmaya başlar Nezihe. Onu teşvik edenler arasında Hüseyin Rahmi GÜRPINAR da vardır. Yıllar boyınca çeşitli kadın derneklerinde görevler alır. İlk siyasi partimizdir diye bildiğimiz Halk Fırkasından da önce kurulur onun partisi aslında. 16 Haziran 1923 de. Parti tüzüğü olarak ,Halk Fırkası ve mevcut anlayıştan da öte bir durumu vardır. Belki de bu yüzden çeşitli engellemelere maruz kalır “Kadınlar Halk Fırkası”. Seçme ve seçilme hakkımız için oldukça yoğun bir mücadele verir . Belediyelerde seçilmek talebi dışında askerlik yapmak da vardır parti tüzüğünde. Yani tam bir eşitlik… İçişleri bakanlığı sekiz ay sonra partiyi kapatır. Sonrasında tekrar açıldığında ise ismi başka bir parti tarafından (Halk Fırkası) kullanıldığı için bölücülük(!) sayılıp yine kapatılır. 7 Şubat 1924 yılında Türk Kadın Birliğini kurar Nezihe MUHİDDİN, maalesef, siyasetle ilgisi yoktur diye de belirtilerek. İşler 1927 yılında daha da zorlaşır, erkek egemen zihniyetin, Yunus NADİ de içlerinde olmak üzere, çeşitli suçlamalarına-yolsuzluk gibi- maruz kalır. Bir çok mahkemeden sonra aklanır. 1930 yılında bir parti denemesi daha yapıp o da başarısız olunca kendini sadece edebiyata verir. İstanbul kadınının tüketim ve süslenme algısına hep karşıdır o, eğitici annelikten, yardımlaşmadan yanadır. Bu konularda da yazar. 10 Şubat 1958’de bazı kaynaklara göre Lape hastanesinde bazı kaynaklara göre de evinde hayata gözlerini yumar… 17 roman ve 300 kadar da öykü bırakarak. Her ne kadar döneminin batılı çağdaşları kadar keskin radikal bir feminist ol-A-masa da içinde bulunduğu ülke ve sosyal konuma göre kadın mücadelemizin oldukça önemli köşetaşlarından biridir Nezihe MUHİDDİN…

Tıpkı; Nakiye Elgün, Fatma Aliyye, Şükufe Nihal ve daha adını anmamız gereken bir kaç güzel kadın gibi.

Anılarına ve mücadelelerine saygıyla…

SUNA ÇİFTCİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here